Kayıtlar

Bir Portre Denemesi… Attila İlhan: Aysel, Git Başımdan..!

Resim
  Sayısız şair, düşünür ve yazın adamı onun tanımını yapmış olsa da, benim en çok hoşuma giden tanımlamalardan biri,   20. yüzyıl Batı şiiri sanatının en büyük temsilcilerinden olan Rainer Maria Rilke tarafından yapılmıştır:  " Şair, ıssız bir adada kalmış olsa da, rüzgarın biraz sonra sileceğini bilse dahi kumsaldaki kumlara mısralarını yazan adamdır.” Attila İlhan da işte öyle adamlardan biriydi... Beşiktaş’ta oturduğumuz yıllarda, Beşiktaş’ın o her zaman kalabalık olan sokaklarında, sırtında kalın ceketi, boynunda atkısı, başında çoğu zaman yan yatmış, genelde atkısıyla aynı renkten ve kendisiyle adeta özdeşleşmiş o kaptan kasketi ve koltuğunun altında içinde çalışma dosyaları olan deriden yapılmış üstten fermuarlı çantasıyla tek başına yürürken rastlardım ona... Heyecanlanırdım onu her gördüğümde... İnsan nasıl heyecanlanmaz; o, yaşadığım dönemin şiir krallığının taçsız kralıydı benim için... Çoğu şiiri ezberimdeydi... Öyle şiirlerdi ki bunlar, neredeyse her...

Noktalı Virgül...

Resim
  Telaşlı bir şekilde beni aramıştı bir gün. Vaktiyle değer verdiğim, fakat sonrasında, yılların gittikçe kabaran köpüğü içinde yitip giden dostlarımdandı. Yakın bir arkadaşının telefonuna oldukça kısa bir mesaj gönderilmişti. Sadece noktalı virgülden (;) ibaret olan tek bir noktalama işaretiymiş o kısa mesaj. Mesajı gönderense, mesajı alanla ilişki yaşayan biriymiş. Fakat son zamanlarda araları oldukça limoni bir renge bürünmüş. Mesajı alan telefonunun ekranında sadece o işareti görünce panikleyivermiş birden. Onun ne anlama geldiğini çözememiş bir türlü. Arayıp, anlamını sormaya da cesaret edememiş. O arkadaşını, arkadaşı da beni aramış; Türkçe ve imla kuralları konusundaki hassasiyetimi bildiğinden... Dilimin döndüğünce anlatmaya ve yorumlamaya çalışmıştım o kısa mesajın ne anlama gelebileceğini... Noktalı virgül; yazılı anlatımda değişik amaçlarla kullanılan ve oldukça da yararlı bir noktalama işaretidir aslında... Örneğin, öğeleri arasına virgül konmuş olan sıralı tümcel...

Gecenin Hüznü

Resim
  gece çökmeye görsün şehrin sokaklarına eski bir şarkı düşer insan dudaklarına gerçekler uzaklaşır bakışlar donuklaşır umutlar kanatlanır hayal rüzgarlarına korkudur geçer dersin sızıdır diner dersin çiledir biter dersin ruhun feryatlarına yıldızlar yanıp söner ay çatılara konar mehtap uykuya yatar dalar rüyalarına perdeler iniverir ışıklar yanıverir sohbetler kayıverir akşam sofralarına çocukluk hatırlanır hüzünler körüklenir anılar fısıldanır yarin kulaklarına bu gece de bitecek tanyeri ağaracak güneş tekrar doğacak seher sabahlarına Bora BÜKE Beşiktaş / İstanbul Fotoğraf: Bora BÜKE (Çeliktepe / İstanbul) İletişim:  bora.buke@gmail.com

İğneada Üçlemesi’nin son durağı: Sislioba…

Resim
  Seyahattesinizdir. Gözünüz yola, aklınız gideceğiniz yere odaklanmıştır. Aracınızla kilometreleri birer birer ardınızda bırakırken, yolun her iki tarafına da serpiştirilmiş sağlı sollu yön levhaları coşkun bir nehir gibi akıp gider önünüzden... Derken, o levhalardan birinin üzerinde yazan bir yer adı gözünüze takılıp, birdenbire, tıpkı bir mıh misali saplanıverir yüreğinize... Donup kalırsınız… Karadeniz’in batı kıyısındaki en uç noktada bulunan İğneada’dan, onun hemen yanı başındaki hudut köyü Beğendik’e giderken yolda gördüğüm Sislioba tabelası, bende işte böylesi bir ruh hali yarattı. Sislioba… O kelimede çözemediğim bir gizem saklıydı sanki. Öylesine yakın, öylesine sıcak geldi bana… Beğendik Köyünü gezdikten sonra, hemen ertesi günü, yüreğime dün saplanan o mıh’ı çıkartabilmek için, bu kez, fotoğraf makinemi de alıp, Beğendik’e komşu diğer hudut köyü Sislioba’ya doğru yola koyuldum. Önümde stabilize bir yol uzanıyor. Sislioba 8 km. ötemde… Yola girmemle birlikte, bana y...

Bir hudut köyü: Beğendik…

Resim
Gezgin bir ruhunuz varsa ve bu ruhla yolunuz günün birinde Karadeniz’in batı kıyısının en uç noktasında yer alan İğneada ’ya düşmüşse eğer, bu beldenin hemen yanı başındaki hudutta bulunan yerleşim birimlerinin tılsımı tıpkı bir mıknatıs gibi sizi kendine çeker. Bu gizemli çekim gücünün etkisinden kurtulabilmeniz neredeyse imkansızdır. Tek bir çareniz vardır artık: Oraları keşfe çıkmak… Beğendik Köyü’ne gitmek için ayrılıyorum İğneada’da konakladığım pansiyondan. İğneada ile Beğendik Köyü arasındaki mesafe yaklaşık 13 km. ve oldukça düzgün bir asfalt. Otomobilimle köye doğru yol alırken tuhaf bir duygu kaplıyor içimi. Çünkü, ülke sınırlarının sona erdiği en uç noktada bulunan bir hudut köyü Beğendik. Yol boyunca sağlı sollu o yemyeşil ağaçlar eşlik ediyor bana. Meşeler, gürgenler, kayınlar, çamlar… O masmavi gökyüzünde avare avare dolanan bulutlar yoldaşım şimdi… Aklıma nedense tamamlanmamış eski bir şiirimin mısraları düşüyor: “yoksa bazen onun için mi ağlarlar göklerde durmad...

Denizlere dair ilk aşkım: İğneada…

Resim
Hırçın bir rüzgar… Göz alabildiğine kilometrelerce uzayan upuzun bir kumsal… Ve o kumsalı o bembeyaz köpükleriyle döven dalgalar… Çocukluğuma şöyle bir dönüp de anılarımı tazelemeye çalıştığımda aklımda kalanın sadece bu üç şey olduğunu anlıyorum: Rüzgar, kumsal ve bol köpüklü dalgalar… 1970’li yılların başında denizi ilk olarak İğneada’da görmüştüm ben. Aşkım ilk orada başlamıştı denizlere dair. Denize ve de Karadeniz’e elbette! O yörelerden ayrılmamızın ardından, çok istememe rağmen, uzun yıllar yolum bir türlü düşmek bilmedi o bölgeye. Yine de her daim yüreğimde bir özlem olarak kalmasını bildi İğneada… İğneada’ya İstanbul’dan gidebilmek için birden fazla alternatif var. En güzel güzergahın İstanbul-Saray-Vize-Poyralı-Demirköy ve İğneada olduğunda karar kıldım ve gişelerden sonra Çerkezköy çıkışından sapıp otobandan ayrıldım. Az sonra beni karşılayan ve sarının başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz değişik tonlarıyla bezenmiş o güzelim ayçiçeği tarlaları kilometreler boyunca Poyr...

Ada…

Resim
  Hatırlar mısınız, kağıttan kayıklar yapardık çocukluğumuzda, o minicik ellerimizle... Çeşit çeşit, renk renk, boy boy... Hammaddesi; kah okunmuş bir gazete sayfası olurdu, kah karalanmış bir defter yaprağı... Büyük bir iş başarırmışcasına, nasıl da özene bezene katlardık onları... O kayıkları nerede mi yüzdürürdük? Annelerimizin banyo kovalarına ya da leğenlere doldurduğu o tertemiz sular ne güne duruyordu? Al sana engin bir deniz, al sana ucu bucağı olmayan bir okyanus..! Dalga mı? Elimizi bir daldırdık mı o suya, oluşan su kabarcıkları tıpkı bir tsunami gibi gelirdi o boncuk gözlerimize... Rüzgar mı? Nefesimiz yok muydu sanki? O nefesi, ciğerlerimiz patlayıncaya kadar içimize çekip de bir üfürdük mü; ne fırtınalar, ne boralar kopardı o küçücük su birinkintilerinde... Bir tek adamız eksik kalırdı. Ne gam! Annemizin banyo süngerinden kopardığı o minik parçacıklar, hayalimizdeki denizin hayali adacıkları olurdu birdenbire... Dümenlerini bizlerin tuttuğu o kağıttan kayıklar, o ha...