Ada…
Hatırlar mısınız, kağıttan kayıklar yapardık çocukluğumuzda, o minicik ellerimizle... Çeşit çeşit, renk renk, boy boy... Hammaddesi; kah okunmuş bir gazete sayfası olurdu, kah karalanmış bir defter yaprağı... Büyük bir iş başarırmışcasına, nasıl da özene bezene katlardık onları... O kayıkları nerede mi yüzdürürdük? Annelerimizin banyo kovalarına ya da leğenlere doldurduğu o tertemiz sular ne güne duruyordu? Al sana engin bir deniz, al sana ucu bucağı olmayan bir okyanus..! Dalga mı? Elimizi bir daldırdık mı o suya, oluşan su kabarcıkları tıpkı bir tsunami gibi gelirdi o boncuk gözlerimize... Rüzgar mı? Nefesimiz yok muydu sanki? O nefesi, ciğerlerimiz patlayıncaya kadar içimize çekip de bir üfürdük mü; ne fırtınalar, ne boralar kopardı o küçücük su birinkintilerinde... Bir tek adamız eksik kalırdı. Ne gam! Annemizin banyo süngerinden kopardığı o minik parçacıklar, hayalimizdeki denizin hayali adacıkları olurdu birdenbire... Dümenlerini bizlerin tuttuğu o kağıttan kayıklar, o ha...